MICHEL FOUCAULT

Yazar adı: David Macey

Çeviren: Zeynep Okan

Türü: Biyografi

Basımevi: Güncel Yayınlar, 2005

ISBN: 975-6117-04-4

Sıra No: BYOG 020

Kaç yaşamı vardır entelektüelin? Kaç gölgesi? Kaç sureti? ‘Kendisini hiçbir zaman evinde hissedemeyen bir sürgün, bir yabancı’nın kendine ait bir yaşam var mıdır sahiden? ‘İtham eden’, ‘işi kriz üretmek olan’, ‘onu ilgilendirmeyen işlere karışan’, ‘aklını kullanmayı meslek edinmiş’, ‘kentlerin çocuğu olan’ ve Cemil Meriç’in deyişiyle ayırıcı vasfı ‘tenkit’ olan entelektüel, gölgesine küsmüş bir modern zaman dervişi değilse nedir? David Macey’in çağımızın en büyük düşün adamlarından birisini, Michel Foucault’yu konu alan çalışması bu sorulara aradığımız yanıtların ipuçlarını veriyor bize. Macey’in yedi kısa bölümden oluşan çalışması gerçekten de özlü bir Foucault portresi çiziyor.
Foucault’nun, hakkında hiç bir zaman pek konuşmak istemediği çocukluğunun ve ilk gençlik yıllarının geçtiği zamanların ve mekânların tasviriyle açılan kitap, taşra burjuvazisine mensup saygın ve köklü bir ailenin çocuğu olan Foucault’nun ‘asabi, alıngan ve itaatsiz’ bir evlat olarak aile fertleriyle olan ilişkilerine olabildiğince genel hatlarıyla ışık tutmaya çalışıyor. Burada Foucault’nun ‘entelektüel bir star’ olmadan önceki yaşamının bazı ilginç ayrıntılarına tanıklık etmeye davet ediliyoruz. Hiç düşünmeden ve zevkle kabul ettiğimiz bu davetin sonucunda Foucault’nun baba mesleği olan ve neredeyse üç kuşaktır sürdürülen doktorluk mesleğini reddedişinin, tıp bilimine karşı duyduğu hoşnutsuzluğun derinliğini görüyor ve “onu tıp bilimine karşı aşırı tepkili hale getirenin aslında ‘tam bir erkek olması’ için bir uzuv kestirme ameliyatında ısrar eden babası olduğu” söylentisine kulak kabartıyoruz. Foucault’nun Fransa’nın en seçkin okullarından Ecole Normale Supérieure’deki (ENS) yılları da kitabın sayfaları arasından bize göz kırpan konular arasında. David Macey kitabında, depresyonla, alkol ve uyuşturucuyla mücadele eden Foucault’nun taşımakta zorlandığı eşcinsel kimliğinin ona bu yıllarda yavaş yavaş problem çıkarmaya başladığından bahsediyor bize.

İnsanı öldürdü
Foucault’nun Macey’in kitabında kendine genişçe bir yer bulan akademik yaşamı ise başka bir muamma. Bu noktada dilerseniz hafızalarımızı tazeleyelim: 1950 yılında kaldığı doçentlik sınavına yeniden girdiğinde ‘Bergson ve Spinoza arasında geçen hayli bir diyalog yazmaları beklenen adaylar’ arasında Foucault oldukça başarılı olmuş, fakat mülakat sınavında çeşitli konuların yazılı olduğu kâğıtların bulunduğu sepetten ‘cinsellik’ konusu çıkıp, aralarında bu konuyu kâğıda yazan hocası Canguilhem’in de bulunduğu jüri üyeleri Foucault’dan bu konuda doğaçlama bir konuşma yapmasını isteyince Foucault bunu sert bir biçimde protesto etmişti. Aynı yıl Fransa Komünist Partisi’ne giren Foucault kendi deyişiyle, “Hiçbir zaman Komünist Parti’yle bütünleşemedi, çünkü eşcinseldi.” 1960’lara gelindiğinde Foucault, Deliliğin Tarihi’ni yayımlamış, entelektüel alemde şöhret basamaklarını hızla tırmanmaya başlamıştı ve bu tırmanış yeni dostluklarla birlikte yeni husumetlere de yol açmıştı. Söz gelimi Foucault hocası Althusser’i kıyasıya eleştiren Roger Garudy’den nefret ediyordu. Bir başka büyük entelektüel Jacques Derrida ise o yıllarda Foucault’yu-Deliliğin Tarihi’ndeki yaklaşımından ötürü-ciddi biçimde eleştirmekteydi. Bununla birlikte Foucault’nun Roland Barthes’den Gilles Deleuze’e uzanan bir çizgide hayli sağlam dostlukları da vardı. 1966 yılına gelindiğinde yayımlanan bir başka Foucault yapıtı, Kelimeler ve Şeyler’in etkisi Foucault’yu çok yukarılara taşıdı. “Nietzsche’nin Tanrı’yı öldürmesinin ardından Foucault insanı öldürmüşü.” Bu yıllarda Fransız Komünist Partisi ve çoğu marksist, Foucault’yu sert bir biçimde eleştirmeye başladılar. Sartre ile Foucault arasındaki gerilim de iyiden iyiye artmıştı. İşte tam bu esnada Foucault aniden Tunus Üniversitesi’ne gitmeye karar verdi ve burada iki sene kaldı. Tunus deneyimiyle Fransa’ya dönen Foucault 68’in hareketli baharında aktivist bir entelektüel görüntüsü çizmeye başladı. Öğrenci hareketleri meyvesini vermeye başlayıp, Fransız hükümeti yeni bir eğitim reformu kapsamında Vincennes Deneme Üniversitesi’ni açtığında, Foucault üniversitenin felsefe kürsüsünde neredeyse bir ‘rüya takımı’ kurdu: Etienne Balibar, Jacques Ranciere, Alain Badiou, Michel Serres, Gilles Deleuze… Ancak çalkantılı politik atmosfer Foucault’nun bu girişiminin kurumsallaşmasını ne yazık ki engelleyecekti. 1970’lere gelindiğinde ise Foucault ilgisini biyo-iktidar kavramına yöneltmeye başlamış ve politik olarak da aktifliğini sürdürmüştü. 70’li yılların ortasında Amerika’ya giden ve burada LSD ile tanışan Foucault sonra Franco yönetiminin barbarlığını duyurmak için gittiği Madrid’de tutuklanıp Fransa’ya iade edilecek, 70’lerin sonunda ise bir dizi seminer için Japonya’ya gidecekti. 1981 yılında Polonya’daki siyasal olaylarla ilgili olarak Pierre Bourdieu ile birlikte bir bildiri kaleme aldı. 1983 yılında ‘hakikati söylemek’ konulu altı konferanslık bir dizi için Berkeley’deyken (Bkz. Michel Foucault, Doğruyu Söylemek, Ayrıntı Yayınları), New York Times’ın ‘eşcinsel kanseri’ dediği yeni bir hastalıkla dalga geçiyordu. Fransa’ya döndüğünde ise bir gün aniden evinde yere yığıldı ve ağabeyinin önerisiyle özel bir kliniğe yatırıldı. Tam yirmi iki gün sonra, yani 25 Haziran 1984’te öldü.
David Macey, düşünce tarihinin doruklarında gezinen bu modern zaman dervişinin korkularını, arzularını, Foucault’nun seveceği terimle hazlarını, Foucault’nun ülkemizde de yayımlanan önemli eserlerinin doğuş ve gelişim aşamalarına da dokunarak anlatıyor kitabında. Macey’in kitabının diğer Foucault biyografileriyle karşılaştırıldığında derinliği ve yöntemsel tercihleri tartışılabilir. Ancak şunu kabul etmek gerekir ki okuduğumuz, omuzlarına basarak yükselip dünyaya baktığımız entelektüellerin de tıpkı bizler gibi zayıflıkları, tuhaflıkları, garip hesapları, anlaşılmazlıkları olan insanlar olduğunu ve ‘insani olan hiçbir şeyin bize yabancı gelmemesi gerektiğini’ bir kez daha anımsamak için Macey’in çalışması iyi bir fırsatmış gibi gözüküyor. Macey’in Foucault üzerine yazdığı biyografi sadece ‘her zaman, aynı anda farklı hayatlar yaşama ve farklı kişilere farklı görünmek gibi bir yeteneği olan Foucault’nun yaşamları üzerine spesifik bir okuma değil, adına entelektüel dediğimiz o büyülü yaratığın hayatla olan tutkulu dansı üzerine de bir yeniden düşünme çağrısı aynı zamanda.

Radikal
H. BAHADIR TÜRK

Twitter Digg Delicious Stumbleupon Technorati Facebook