ANNEMİN ÖĞRETMEDİĞİ ŞARKILAR

Yazar adı: Selçuk Altun
Basımevi: Sel, 2009
Türü: Roman
ISBN: 975-570-228-5

Sıra No: TRMN 064

Faili meçhul bir cinayete kurban gitmiş dâhi babayla muhteris annenin oğlu. İki kadın arasında parçalanmış yazgısının trajik düğümlerini çözmekte kararlı bir (kahr)aman. Toplumun tımarhaneye dönüştüğünü görünce çözümü hastaneye gizlenmekte bulan bir bilge. Peş peşe ısmarlanmış cinayetleri işlerken, ağır ağır filozoflaşan, cellat geleneğinin son temsilcisi. Ülkenin, bir düzine sayı çarpıcılığında özetlenen ana açmazları ve bir küme sözcükle çizilen anti-kent İstanbul portresi.

“Annemin Öğretmediği Şarkılar”ılarıyla dördüncü romanını tamamlayan Selçuk Altun, 1950’de Artvin’in Şavşat ilçesinde doğmuştu. Babasının görevi nedeniyle çocukluğu Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde geçen, Boğaziçi Üniversitesi İşletmecilik Bölümü’nü bitiren, masterını aynı bölümde tamamlayan ve uzun yıllar finans sektöründe çalışan Altun, bir yandan da sanat ve edebiyatla ilgilendi. Dergi ve gazetelerde, kitap ve kitapevleri üzerine denemeler kaleme aldı, derleme ve seçkilerde çevirmenlik yaptı, “Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir” (Şubat 2001, YKY), “Bir Sen Yakınsın Uzakta Kalınca” (Eylül 2002, YKY) ve “Ku(r)şun Lezzeti” (Eylül 2003, Sel) romanlarını yayımladı.

Aynı Şarkının Farklı Yorumu
Selçuk Altun’un önceki romanlarını okuyanlar, “Annemin Öğretmediği Şarkılar”daki insan tiplerine, mekanlara, o mekanların yoğunlaştırılmış tasvirlerine, polisiyelere özgü bir kurguyla hızlanan arayış hikayesine ve yazarın kendine özgü uslubuna yabancılık çekmeyecekler. Bu kez de, hayatın –maddi anlamda- cömert davrandığı bir ailenin bu cömertlikten kötü etkilenmiş son ferdinin hayatından uzunca bir kesit sunuyor okuyucusuna. Birbirinin çok uzağında ama birbirine paralel akan iki ayrı hikayenin zamanın bir anında rastlantısallıkla kesiştiği, uzun bir zaman aralığına yayılan ve çok sayıda insan tipi ile çok sayıda mekana yer veren “Annemin Öğretmediği Şarkılar”ını özetlemek gibi bir niyetim yok. Bir fikir vermeye çalışacağım sadece: Romanın en önemli karakteri Arda zengin bir ailenin çocuğu. Aslında zenginlik, güç ve hırs anne tarafından geliyor. Kendileri gibi Musevi kökenli olmamasına rağmen, Arda’nın profesör babasını ünlü bir bilim adamı sıfatı nedeniyle, yani ailenin ihtiraslarını doyurabildiği için kabul etmişler aileye. İlk karısından ayrılıp zengin yeni karısının evine yerleşen, kendisine gösterilen ihtimamla akademik dünyasına kapanan ve etrafında olup bitenlere fazlaca müdahil olmayan babası, evin diğer işleri gibi Arda’nın eğitimini de karısına, karısının ihtiraslarına bırakmış.

Toplumla ilişkisi dokunulmazlık zırhıyla yalıtılan, en iyi okullarda okutulan, bir dediği iki edilmeyen Arda’dan tek istenen, sınırları uçsuz bucaksız bir “başarı”lılık halidir artık. Annesinin bu isteği küçük çocuğun bütün hayatını her zaman birincilikle tamamlaması gereken bir yarışa, yani bir karabasana çevirecektir.

Mutsuz çocukluk, romanın diğer kahramanı Bedirhan’ın üzerine de çökmüş, ama Arda’nın tersine, Bedirhan’ın mutsuzluğunun ardında yoksulluk, sevgisizlik ve ilgi eksikliği var. İstanbul’un, aslında toplumun farklı kutuplarını sergileyen bu ikiliden Arda, -ailenin aykırı ferdi- dayısının, Bedirhan ise kitap düşkünü ustasının etkisiyle kitapların dünyasına açılacak ve ufuklarını daraltan çemberlerini kıracaklardır. Ancak aydınlanma sürecinin daha ilk adımında olanlar olmuş, Bedirhan, islami bir örgüt adına –hak, hukuk, doğruluk adına- tetikçilik yapmayı üstlenmiş, Arda’nın babasıysa bu örgütün eylemlerine, yani “faili meçhul”lerden birine kurban gitmiştir.

Zaman ilerledikçe, her ikisi de hayatlarının kendilerine anlatılanlar ve kendilerinin inandıkları gibi akmadığını, yani geçmişlerindeki eksik parçaların varlığını farkedecekler, Arda, babasının katilini, Bedirhan’sa onu cinayet işlemeye sevk eden örgütün sırlarını keşfetmeye başlayacaktır. Kahramanlarımız her keşfettikleriyle biraz daha olgunlaşacak, olgunlaştıkça yeni yeni hayatların peşine düşecek, bu arayışlar onları sonu İstanbul sokaklarına yayılan bir bilmecenin çözümüyle gelen ve çok hızlı tempoda ilerlen bir kaçıp kovalamacada birleştirecektir.

En İyisi
İki ana karakter üzerine odaklanan romanda pek çok ikincil kişi ve yan hikayecik var. Mesela Arda’nın çocukluk ve yetişkinlik dönemi aşkları, babasının yaşadığı ilişki, Arda’nın sevgilisinin ailesi, Bedirhan’ın ustası, yine Bedirhan’ın yeni bir hayata başlarken tanıştığı –sanki “Aylaklar” romanından çıkıp gelmiş- konak sahipleri, toplumun tımarhaneye dönüştüğünü görünce çözümü hastaneye kapanmakta bulan bir aydın ve insan hayatlarını umursamadan yaşayan her kesimden insan tipleri, bütün hepsi, ait oldukları toplumsal kesimin zihinsel, ruhsal ve davranışsal özellikleriyle renklendirmişler romanı. Doğrudan polisiye türe girmemekle birlikte polisiyelere özgü bir muammayı ve muammanın yarattığı heyecan duygusunu sonuna kadar kullanan “Annemin Öğretmediği Şarkılar”, yukarıda da belirttiğim gibi, Selçuk Altun’un önceki romanlarından izler taşıyor. Ancak hemen belirtelim, bu roman şimdiye kadar yazdıklarının en iyisi; ilk üçünü bu dördüncüsünde sanki temize çekmiş, fazlalıkları, okuyucuya sevimsiz gelen yerleri atmış, kültür ve sanat koleksiyonlarını andıran dipnotlarına yer vermemiş bu kez, roman kişilerinin kaderlerini toplumsal meselelerle örtüştürmeyi ve bireysel trajedilerini daha görünür kılmayı da başarmış.

Farklı sınıf ve katmanlardan gelen insan tiplerinin toplumsal dinamiklerin baskısıyla karıştıkları olaylar zinciri giderek kriminalleşir, Arda’yı bireysel şiddetin içine çeker ve bu şiddet zalimlere karşı yegane mümkün direniş biçimine dönüşürken, Selçuk Altun, öldürmenin vicdani baskılarıyla filozoflaşan tetikçi Bedirhan tipi sayesinde sıyrılıyor şiddet güzellemesinden; uzun bir tarihsel geçmişte filizlenip içinde yaşadığımız zamanın siyasi, toplumsal, ekonomik ve kültürel ortamında serpilip büyüyen şiddet duygusunu, Anadolu Sendromu’nu, şiddetin estetiğine teslim olmadan sergiliyor.

Olup bitenleri okuyucuya nakleden Arda ve Bedirhan’ın farklı kültürlerde yetişmişliklerine rağmen aynı dilde konuşuyor olmaları ilk bakışta garip gelmişti bana. Ancak bu iki roman kahramanının benzer bir aydınlanma sürecinden geçtikleri düşünüldüğünde, hele ki, sınıf/ırk/cins/din/inanç/yaş ayrımı olmaksızın, toplumun neredeyse tamamının birkaç yüz kelimeye sıkıştırılmış medya dilinde konuştuğu hatırlandığında, Arda ve Bedirhan’ın ortak kültürleriyle ortak bir dilde buluşmaları da doğallaşıyor. Yine de, insanın dili ve üslubunun, o insanın ayırt edici özelliği, hatta kimliği olması gerektiği inancı, onları ayıran bir üslup farklılığının kurguya daha uygun düşeceğini düşündürüyor. Söz konusu inanç ve düşünce bizzat yazarın romanlarıyla da örneklenebilir.

Yüzlerce romanın yazıldığı, romanların gerek hikayelerinde gerek dilde ve üslupta aynılaştığı günümüzde, Selçuk Altun romanları anlatım özellikleri ile hemen farklılaşıyorlar. Gerçekten de en çarpıcı farklılık dilin kullanımında. Hikayesini uzatmadan anlatmayı sevdiğinden dili olabildiğince ekonomik kullanıyor Altun, ama görselliğin yazılı ifadesinden, tasvirlerden de vaz geçmiyor. Salt biçimsel bir tercihle değil. Mekanlar kelimelerle canlanırken, işte o zaman, kelimelerin gücü çıkıyor ortaya; İstanbul’un –eski ya da yeni, zengin ya da yoksul, bilinen ya da “ıskalanmış”- caddeleri, sokakları, binaları, evleri ve tarihi mekanları imgeler, eğretilemeler ve benzetmelerle yoğunlaşmış tasvirlerle romana güçlü bir atmosfer sağlıyorlar.

Selçuk Altun’un ironik üslubunu koruduğu, kendisini olumsuz bir roman kişisi olarak anmayı ve kimi kelimeleri parantezlerle ikinci anlamlara açmayı bu kez de unutmadığı “Annemin Öğretmediği Şarkılar”ı, insan tipleri, mekanları, hikayesi, dili ve kurgusuyla güzel bir roman.

A. Ömer Türkeş

Twitter Digg Delicious Stumbleupon Technorati Facebook