ALGI KAPILARI

Yazar adı: Aldous Huxley
Çeviren: Mehmet Fehmi İmre
Basımevi:  İmge Kitabevi, 2009
Türü: Felsefe
ISBN:  978-975-533-105-8

Sıra No: FEL 064

Çoğu inanış ve kültür öteki dünya ya da bir sonraki yaşam kavramını barındırıyor. Medeniyetler, toplumlar, sosyal örgütlenmeler bu inançlardan etkilenerek oluşuyor . Kültürler farklılaşıyor ve çeşitleniyor, bu yelpazenin genişliğini yaşama ve yaşam sonrasına bakışlar belirliyor bir anlamda. Ama toplumsal çatlaklar inançların tahtlarını da sarsıyor. Kültürlerin ruhları tüketiliyor. Eskisi gibi değil artık, bir toplum baskıyla, kurallarla, yasaklarla dolu bir hapishaneye tıkılmıyor. Bireyleri, özerklikleri, olgunlukları, tarihleri, seçme sanşlarından mahrum bırakacak bir büyük güce ve yaptırıma gerek yok.
Daha 1930’lu yıllarda, ileri teknolojik çağın çok başında kimsenin tahmin etmediği kehanetler ortaya atıyordu genç bir adam, gözleri neredeyse görmüyordu. Geçirdiği hastalık fiziksel görme yetisinin büyük bir kısmını elinden almıştı. Ne var ki o, geleceğin dönüşümünü, insanların tüketimin altında ezileceğini, üstlerindeki baskıdan zamanla hoşlanmaya başlayacaklarını, düşünme yetilerini dumura uğratan teknolojiyi yüceltmeye başlayacaklarını öngörüyordu.
Kitapların yasaklanmasından ya da düşünce özgürlüğünün kısıtlanmasından korkmuyordu. İnsanların bilgisiz ve yetkisiz bırakılmalarından korkmuyordu. Gerçeğin insanlardan gizlenmesinden de korkmuyordu.
O, kitapların yasaklanmaya gerek duyulmayacağından çünkü artık kitap okumak isteyecek kimsenin kalmayacağından korkuyordu. Pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar fazla bilgi yağmuruna tutulmaktan korkuyordu. Gerçeğin, doğruların ve adaletin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. İnsanın sonsuz eğlence açlığının her an doyumundan ve daha fazla karşılanmasından, insanın tepkisizleşmesinden, tepki ihtiyacı duymamasından korkuyordu.
Olacakları gözleri neredeyse görmezken tarif ediyordu Aldous Huxley.
Yaşamı boyunca hasarlı gözlerle dünyaya bakarken, ileride olacaklarla ilgili kehanetlerde bulunuyordu.
İnsan algılarının gitgide tek düzeleştirildiğini söylüyor ve fiziksel özelliklerine yabancılaşan, ruhlarından uzaklaşan nesilleri işaret ediyordu.

Aldous Huxley, bilimi ve sanatı büyük bir öngörüyle birleştirmişti. Darwin’in ateşli savunucularından ünlü biyolog Thomas Henry Huxley’in torunu, yine ünlü biyolog Julian Huxley’in kardeşiydi. Annesi şair ve denemeci Matthew Arnold’un yeğeniydi. Babası Leonard Huxley ise dergi sahibi ve yöneticiydi. Bilimi ve edebiyatı birleştiren böylesine köklü bir aileden geliyordu. Bu miras doğrultusunda yaşamını edebiyat ve bilim üzerine geçirdi. Aldous Leonard Huxley, 26 Temmuz 1894’te İngiltere’de dünyaya geldi. Saygın aile ortamında, sürekli olarak babasının, dedesinin ve evlerine gelip giden bilim adamları ve edebiyatçıların arasında büyüdü. Okula başlamadan yaşam ve bilimle ilgili ilk eğitimlerini dedesinin tam donanımlı botanik laboratuarında alıyordu. Ailede üzerine en çok titreyen annesiydi. Ciddi ve sürekli çalışan erkeklerin arasında bilgiyle donanırken, ilgi ve şefkatten mahrum kalacağından korkuyordu oğlunun. Ama Huxley 14 yaşına geldiğinde annesini, koruyucu meleğini kaybedecekti. Bu olayın ardından hızlı bir çöküntü içine giren aile kısa zamanda dağıldı. Huxley’nin gözlerinde sorunlar başlamıştı ve neredeyse görme yetisini tamamen kaybetti. O sıralarda biyoloji üzerine eğitim görmekteydi fakat sağlık problemi yüzünden ayrılmak zorunda kaldı. Ardından kardeşinin intihar etmesiyle tamamen sarsılan Huxley tüm gençliğini bu olayların etkisinde kalarak yaşadı.

Bilim eğitiminden ayrılarak Balliol Kolejinde İngiliz edebiyatı okumaya başladı ve 22 yaşında okulu başarıyla tamamladı. Yirmili yaşlarında sıkı bir disiplinle yazmaya koyuldu. Askerlikten muaf tutuldu ve bir süre bir çiftlikte çalıştı. 1919’da 25 yaşındayken Belçikalı Maria Nijs ile evlendi ve bir oğlu oldu. İki yıl sonra tanınmasını sağlayan ilk romanı Krom Sarısı’nı yayınladı. 1930’a kadar İtalya’da sonraki yedi yılda Fransa’da yaşadı. Bu yıllarda Avrupada ki sanatsal gelişmeleri yakından takip etti.
1932’de yazdığı Cesur Dünya adlı gelecekçi yergici kitabıyla ününün zirvesindeydi.
Ancak her geçen gün gözleri onu daha da zorluyordu 1937’de ikliminin kendisine iyi geleceği düşüncesiyle Kaliforniya’ya yerleşti. Ününün farkında olan Hollywood’dan teklifler alıyordu. Birçok senaryoya imza attı. Bazıları da fazla fikirsel ve edebi oldukları gerekçesiyle geri çevrilecekti. Bir ara Hollywood’dan ayrılıp iyice ilerleyen körlüğüne çare bulmak için çölde yaşadı. Tanıştığı bir öğretmenin tavsiyesiyle bilimsel olmayan tekniklerle kendine şifa aradı. Ama umudu çok uzun sürmedi, daha iyi görmeye başladığına inansa da bir süre sonra hiçbir şeyin değişmediğini fark edecek ve Hollywood’a geri dönecekti. Amerika’yı ‘’temelde dans ve motor, çok az konuşma var sadece hareket ve gürültü, kanalizasyona boşalan atık su gürültüsü gibi’’ sözleriyle tanımlasa da ömrünün geri kalanını Hollywood’da geçirecekti.

Aldous Huxley, 1950’lerde psikedelik araştırmaları ve meskalin, liserjik asit deneyimleriyle tekrar gündeme geldi. Kendi üzerinde yaptığı deneyler doğrultusunda her gün düzenli olarak belli oranlarda aldığı uyuşturucu maddelerle algı kapılarının ötesine geçmeye çalışıyordu. Belki de kaybettiği görme yetisi onu daha derinlere, kendi içine, gözle görülemeyenleri keşfetmeye yönlendiriyordu.
Dünyayı algılama yetilerimizin üretici bir yapıdan çok eleyici bir işleyişe sahip olduğunu, insanın tüm evreni bir bütün olarak algılama ve hissetme şansı varken kendine kişisel küçük dünyacıklar oluşturduğunu söylüyor, beynin çoğu deneyimi eleyerek gerçek birikime engel olduğuna inanıyordu. Bu tutuculuğun önüne geçebilenlerinse, deneyimlerini ifade edebilmek için dil adı verilen sembol ve ima sanatını keşfettiklerini ve farklı deneyimler doğrultusunda farklı söyleyişler ve anlatımlar yarattıklarını vurguluyordu.
Bu bakış açısından tüm mesele beynin ve sinir sisteminin izin verdiği sınırların ötesine geçebilmekti. Ve oradan geri dönüp sıradan dünyanın sembolleriyle öteleri anlatabilmekti. İnsanların gözlerini yumduklarında ya da hayallerinde gördüklerini kulaklarının hemen ardından onlara fısıldayabilmek, sanki bilinçaltlarının okunduğunu onlara hissettirebilmekti. Kapıların ardındaki alacakaranlık koridorlarda, ışığın gösterdiğinden daha fazlasını görebilmek ve bunu anlatabilmekti. Bilinçaltlarına bir türlü erişemeyenlerin akıl ve gönül gözü olabilmekti.

İnsanlar göremediği şeyler hakkında hikayeler duymaktan her zaman hoşlanır. Masalsı bir hikaye dinlenirken gözlerin kapatılması bir davranış biçimi değil, gündelik nesnelerden içgörüye yapılan bir yolculuktur. Tanışıklık, ilginçliği azaltır. Görülemeyen ve bilinemeyenin esrarengizliği tanınmamışlığından gelir. Tanımak, keşif kadar tüketme gücüne de sahiptir çünkü. İnsanın kendinden en fazla uzaklaştığı an yepyeni bir şeyi tanımaya çalıştığı andır. Kendinden uzaklaşmak, başka hissetmek tekdüzelikten kurtarır ve insanı farklı bir algı boyutuna taşır. Gerçek sanatçılar bu içsel yolculuklara en sık çıkanlardır. Bu yüzden dünyada bedenen var olmamış milyarlarca karakter yaşar. Yaratılan, içlerden çıkarılan kitaplardan öteye geçen karakterler.
İnsan yeni şeyler veya insanlar tanırken kendinden uzaklaşır. Hayal gücü böyle işler.

Huxley’de kendi içine yaptığı yolculuklarda bedenin, maddenin ve ruhun çok ötelerini keşfetti. Gündelik ve sıradandan sıyrıldı. Ne kadar inkar edilse de insan en çok kendiyle beraberdir ve özünde en çok sıkıldığı şey de kendisidir. Tüm çabası kendini geliştirmek, yetiştirmek, daha iyi bir hale getirmektir, bu asla sona ermez. Asıl sebep kendinden sıkılmaktır, aşinalık bıkkınlık yaratır. Huxley’de tüm bu gündelik çelişkilerden uzaklaşarak hayal deneyimlerinin ışıltıları altında sıradanlık çamuruyla sıvanmış yaşamı aydınlatmaya çalıştı. Evreni değiştiren asıl gücün hayal gücü olduğuna inandı. Eğitimin sadece söze dayandığı bir dünyada, yüksek eğitime sahip olanların şaşırtıcı bir biçimde hayal dünyalarından uzaklaştıklarını ve keşiflere sadece bilimsel platformlarda oldukları sürece değer verdiklerini, bunun da sanat-bilim ilişkisini zedelediğini gördü.
Bilinmeyenin teknikle açığa çıkarılan kısmı, ruhla açığa çıkarılanın yanında, bir el bombasının atom bombasının yanındaki etkisi kadardı onun için.
Doğu felsefesine ve mistizme yöneldi. Hayal yolculuklarına devam etti. 1954 yılında yayınlayacağı Algı Kapıları kitabıyla bu yolculuklarında edindiği deneyimleri anlattı. Bu kitap beat kuşağı için kült bir kitap haline geldi. Jim Morrison’un da Algı Kapıları’ndan bir hayli etkilendi ve efsane rock grubunu The Doors’un ismi için ilham kaynağı oldu. Son yıllarını tüm ömrü boyunca yakasını bırakmayan körlükle ve kimyasal yolculuklarla geçirdi Aldous Huxley. 1962 yılında Los Angeles’taki evi yandı. Huxley kendi sözleriyle ‘’artık mülksüz ve geçmişi olmayan’’ bir adamdı. 22 Kasım 1963’te J.F.Kennedy’nin suikast sonucu öldüğü günde yaşama gözleri yumdu. Bir ömür boyunca belli belirsiz algıladığı fiziksel dünyayı, içsel yolculuklarıyla anlattı.

Yalın İnce

Twitter Digg Delicious Stumbleupon Technorati Facebook